« Ne mi yapıyorum? | Anasayfa | nedir? »
Küçük Mutluluklar
yukarıdaki resmin ne zaman çekildiğini hatırlamıyorum, sadece orhan pamuk’un kar romanının o tarihlerde yayımlandığını biliyorum (demek ki sene 2002, ocak ayı civarı), çünkü kitap piyasaya sürülür sürülmez istanbul’un yoğun bir kar yağışının altında kalması epey konuşulmuştu. sol taraftaki ben, sağımda da ahmet duruyor. yer, salacak’ta ahmet’in amcasının o zamanlarda oturduğu apartmanın önü.
ben o sıralar beşiktaş’ta bir gümrük müşavirliği firmasında çalışıyordum. işim son derece yoğun ve bunaltıcıydı (zaten bir süre sonra istifa edecek ve her şeyden kaçmak için askere gidecektim). oysa hayattan ve kendimden beklentilerim çok yüksekti, ama bu beklentileri gerçekleştirmenin çok uzağındaydım. kimi zaman bunun için yaşam ve çevre koşullarımı suçluyordum, ama aslında kendime kızıyordum; gerçekten istiyor olsaydım hiçbir engel tanımamam gerekiyordu. ahmet de benim gibiydi; şişecam’ın topkapı fabrikasında, insan kaynakları departmanında çalışıyor ve her daim sıkılıyordu. sık sık kadıköy’deki güğüm kafede litrelerce çay içiyor, kendimizi ve birbirimizi avutuyorduk; bir gün silkinip kendimizi gösterecektik.
ahmet’in amcası (muzaffer) bir akaryakıt şirketinde pazarlama müdürüydü ve salacak’ta nefis apartman dairesinde bekar yaşıyordu. apartmanın penceresinden harem’in çok güzel bir panaroması görülebiliyordu. kendimi o pencerenin önünde, sallanan koltukta kitap okurken hayal etmek çok keyifliydi (hayallerin kötü yanlarından biri var burada, ama bundan başka zaman bahsederim). evin ve konumunun güzelliği nedeniyle ahmet’le ilk ve (umarım şimdilik) tek kısa film denememizi (belki bir gün anlatırım), ömer’le beraber ahmet karcılılar röportajımızı orada yaptık.
muzaffer abi (garip, kendisiyle konuşurken hiç bu şekilde hitap etmem, hep “siz”li konuşurum) enteresan biridir. hayır, garip huy ve davranışları olduğu için değil, bizim arkadaş çevresindekilerin hiçbirinin sahip olmadığı türde bir amca olduğu için. bizlerle sohbet etmekten ve konuşmaktan zevk alan, bu zevki karşısındakine yansıtan biridir. bir “amca” olarak iş hayatında yapabileceklerimizin, yapmamız gerekenlerin nasihatini verir, ama aynı zamanda sanat, siyaset ve kültür konularında paylaşımlı sohbetlere de girer, bize moral ve güven vermeye çalışırdı. ancak her iki durumda da bir amca gibi değil, bir abi gibi davranır.
neyse, gerekli ön açıklamaları yaptığıma göre o güne dönelim.
normalde akşamları beşiktaş’tan dönerken vapurla kadıköy’e geçerdim, ama o kadar yoğun bir kar yağışı vardı ki, kadıköy’den eve nasıl gidebileceğimi bilmiyordum. ahmet ilaç gibi aradı, akşama amcasının evinde kalmaya çağırdı beni (şimdi hatırlıyorum da, bir cuma günü olması gerek, çünkü ertesi gün işe gitmemiştim). motorla üsküdar’a geçip muzaffer abinin evine gittim. her zamanki gibi sohbete daldık, bir yandan da kar yağışını izliyorduk. muzaffer abi birden neden dışarı çıkıp kızak kaymadığımızı sordu (salacak sahile doğru yokuş bir yer). evet, neden kardan adam yapıp kızak kaymıyorduk ki? kızağımız yoktu gerçi, ama büyükçe bir plastik kova kapağı işimizi görürdü.
ama hayır, iş görmüyordu, bu yüzden kardan adam yapmaya giriştik. ahmet kova kapağıyla topladığı karları apartmanın önüne yığarken ben elimdeki büyükçe bir kar yığınını sertleştirip bir adam suratı şekillendirmeye başladım. ahmet bunu görünce klasik bir kardan adam yerine heykel yapmaya karar verdik. doğaçlama bir şekilde, figür; bir dirseğini masaya dayamış, kafasını öne eğmiş, kederli bir adama dönüşüverdi. ahmet’in sokakta bulduğu bir bira şişesini eline tutuşturuverince akşam işten çıkınca soluğu birahanede almış bir sait faik karakteri halini aldı; dirseğini dayadığı masaya bir paket sigara ve kül tablası bile yaptık. biz eserimizle uğraşırken kar yağışının keyfini çıkarmak için dolaşan çevre sakinlerinin ilgisini çekmeye başladık; bizi tebrik ediyorlar, güzel sanatlarda okuyup okumadığımızı falan soruyorlardı, hatta bir ekip arabası yanaşıp adamın eline bira değil süt şişesi koymamız gerektiğini söyleyip şakalaştılar (küçük yaştakilerin ahlakını korumak açısından). bizi dışarıda karın tadını çıkarmamız için teşvik eden muzaffer abi, üşüdüğü için çoktan evine çıkmıştı bile. gerçi ne ahmet’te ne de bende deri ya da su geçirmeyen türden bir eldiven yoktu; ellerimiz kıpkırmızı kesilmişti, parmaklarımızı hissetmiyorduk, ama o kadar keyif alıyorduk ki umursamadan devam ediyorduk. nihayetinde işimizi bitirip eve çıkınca kahvelerimizi yudumlayıp şaheserimizi pencereden seyrettik uyuyuncaya kadar.
ertesi gün bizim kederli ve hüzünlü adamımızı konrole çıktık. azalarak devam eden kar yağışı üstünü ince bir kar tabakasıyla kaplamıştı. elimizle bu fazlalığı alırken adamımızın sabaha kadar soğukta kalmaktan neredeyse taşlaştığını farkettik. ahmet gece boyunca sokaktan geçenlerin eserimize ilgiyle baktıklarını, hatta yanında fotoğraf çektirdiklerini söyledi. sonuçta televizyonda gördüğümüz türden muhteşem bir heykel yapmamıştık, ama açıkçası ilgi çekmenin verdiği şımarıklığa kendimizi biraz kaptırmıştık, aldığımız keyif de yabana atılacak gibi değildi. hemen ikinci esere giriştik (buda heykeli), hem artık daha tecrübeliydik, değil mi? ama umduğumuzu bulamadık; bir türlü vücut oranlarını tutturamadık, duruşunu da düzgün yapamadık. buna rağmen (sanırım birbirimize işi bırakmayı teklif etmekten çekindiğimiz için) sonuna kadar devam ettik. bu sırada gelen geçenlerin ilgisi, tepkisi, bizimle konuşmaları devam etti. hepsine içten içe memnun, ama mütevazı bir maskeyle karşılık verdik. biri hariç…
denize paralel ve eğimli sokağın yüksek olan (denize bakan biri için) sağ tarfından geliyordu; yanında sevgilisi olmadığı belli olan bir adam vardı, kapişonlu ve uzun etekli kahverengi bir kaban giymiş, bizim yaşlarımızda bir kızdı. ben sokağın başında göründüğünden beri göz ucuyla onu süzüyordum. kederli adamımızın yanına gelince hayret ve sevinç dolu sözler söyledi, bizimle konuşmaya başladı. ahmet ve ben kırk dökük cümleler sarf ettik; o kadar güzeldi ki ben mahçubiyetten ancak kaçamak bakışlarla bakabiliyordum, ahmet’se gözlükleri takılı olmadığından gözlerini iyice kısmış bir şekilde, bana her zaman komik gelen o yüz ifadesiyle bakıyordu. yani kızın en çok baktığım tarafı kabanının eteği, baldırları ve ayaklarıydı. kız sevimli ve sıcak bir ses tonuyla bize sorular soruyordu. hayır, ikimiz de güzel sanatlarda okumamıştık; ben işletme, ahmet iktisat mezunuydu. hayır, burada oturmuyorduk, ahmet’in amcasının misafirleriydik. tabii, elbette, görüşürüz…
tabii ki bir daha görüşmedik. o mahçup ve kaçamak bakışlarım yüzünden de gözümün önünde yüzü canlanmadı hiç. o gittikten sonra ahmet’e bakınca kızın ikimizde de aynı hisleri uyandırdığını anladım: her türlü idealimizi giydirebileceğimiz bir güzellik, filmlerde ya da romanlarda görülebilecek bir tanışma ve sonsuza kadar mutlu olma hayali. böylesi düşünce ve duygulara kapılabildiğimiz için ikimizin de hiçbir zaman mutlu ve huzurlu olamayacağını şimdilerde anlıyorum. o günkü hayalperestlikten arınmış olsam da o kızı bunları hak eden biri olarak düşünmeyi tercih ediyorum; hayatın çok ufak bir noktasında bize temas etmiş olmasından memnunum.
artık iyice isteksizleştiğimiz buda heykelini bitirince muzaffer abi eserlerimizle birlikte fotoğrafımızı çekti. aslında kederli adamımızı bitrdiğimiz zamanda çekilmiş fotoğraflarımız var, ama çok flu. en iyisi en baştaki fotoğraf.
kadıköy’e döndüğümüzde ahmet’le önümüzdeki sene yine böyle kar yağarsa kadıköy meydanında bir kardan heykel yapmaya karar verdik. tabii ki bu hiçbir zaman gerçekleşmedi.
p.s. belki de 60 yaşından sonra yazmam gereken bu yazıyı şimdi yazıyorum. evet, durum kötü, ama ne zaman iyi olmuştu ki? ha evet, bir zaman, kısacık bir zaman olmuştu…
Yazı hakkında
Şu anda “Küçük Mutluluklar,” yazısını okuyorsunuz ne.yapiyorum.com'da
- Yayın tarihi:
- Sep 28 2008 / 9:52 pm
- Kategorileri:
- Öyle işte...
yorum yok
hemen yorum eklemeliyim | yorumlar rss | trackback