« güzel yalanlar, inanırsan… | Anasayfa | Der Untergang (Downfall) »

Little Miss Sunshine

505409little-miss-sunshine-posterssanırım fried green tometoes (1991) filmi ile amerikanya’da bağımsız, küçük bütçeli filmlerin süksesi artmıştı; ne de olsa sırf amerikanya’da 80 milyon $ civarında gişe yapmıştı. şimdilerde teknoloji sayesinde bu tür filmlere ulaşmak çok büyük problem değil, üstelik sinemalarımızda gösterim şansı dahi bulabiliyorlar, ama eskiden haberimiz bile olmazdı. aslında bu tür filmler de belli bir konvansiyona kavuşuyor gibi; abartılı, farklı, karikatürize karakterler, sonucunda hayata bakışlarının değişeceği bir durum ya da olayın içine girerler… bu açıdan bakınca little miss sunshine bu konvansiyonun içinde bir film.

9 adımda dünyanın anasını belleyeceğim tarzı bir kişisel gelişim programını insanlara satarak “kazanan” haline gelmeye çalışan “kaybeden” baba richard hoover (greg kinnear, as good as it gets filmindeki eşcinsel ressam).

jet pilotu oluncaya kadar sessizlik yemini edecek kadar disiplinli, diğer yandan nietzsche hayranı ve nihilist karakterli oğul dwayne (bu roldeki paul dano‘yu there will be blood filmindeki sahtekar vaiz rolünde çok beğenmiştim).

kıçındaki kıllar ağardıktan sonra eroine başlamış, hedonist büyükbaba edwin (alan arkin) .

aşkına karşılık bulamadıktan sonra hayatında düşüşe geçen ve en sonunda intihara kalkışmış, amerikanya’daki en önemli proust uzmanı eşcinsel kayınbirader frank (steve carell‘in en beğendiğim rolü bu filmde).

aklını 6 ya da 7 yaşındaki kızların yarıştığı ve filme ismini veren little miss sunshine yarışmasına takmış, sürekli olarak büyükbabası ile hazırlık yapan küçük kızkardeş olive (bu roldeki abigail breslin‘i m. night shyamalan‘ın signs filminde mel gibson’ın kızı olarak hatırlarsınız).

bütün bu debdebe içinde herkesi birarada tutan klasik sevgi dolu anne sheryl (toni colette).

ekip bu: hepsini biraraya getirip sıradan bir günlerini anlatsanız ilginç bir film olurmuş zaten, ama beklenmedik bir şekilde little miss sunshine yarışmasına katılmaya hak kazanan olive’i bütün ailecek yarışmanın yapıldığı şehre küçük bir sarı minibüsle götürme durumu daha iyi bir seçim tabii. tahmin edileceği üzere bu tür yolculuklar karakterlerin uç durumlara savrulmalarını, böylelikle kişisel ilişkilerin sarsılmasını, bu sayede bireylerin kendilerini hayat içinde konumlandırmalarını sağlar. bu fikir genelde işe yarar, bu nedenle önümüzdeki 10 yıl içinde çekeceğim taş şehir filminde ben de buna benzer şekilde arkadaşlarımla mardin’e bir yolculuk konsepti kullanacağım (ahmet, ömer ve ben senaryo üzerinde henüz çalışmıyoruz, ayrıca zaten bundan haberi olmayan aybars filmin bilişim prodüksiyonu üzerinde çalışmıyor).

bscap00002

yolculuk boyunca ailenin başına -illa ki- gelen aksilikler karakter gelişimini sağlarken asıl zirve yarışmada yaşanıyor. bu yarışma bölümü bende en akılda kalan bölüm oldu. sanırım amerikanya’da epeydir yapılıyor bu tür yarışmalar, eğer yanlış hatırlamıyorsam benzerleri (yalnız ve güzel) ülkemizde de görülebiliyor. olay şu: bir grup kızı adana pavyonlarındaki derbeder konsitmatrisler gibi makyajlayıp sahnede cat-walk tarzında yürütüyorlar. eğer sübyancı değilseniz midenizi bulandıracak bu atraksiyonların sonunda ergenlikte yaşayacağı vücut değişiklikleri ile eski sevimliliği(!) kalmayacağı için psikolojik travma yaşayacak bir kızımız little miss sunshine ünvanına mazhar oluyor. film bu anomaliyi gayet hoş bir şekilde vermeyi başarıyor, özellikle frank ve dwayn’in yarışmanın yapıldığı salona girer girmez egzos dumanında boğulmuşcasına kendilerini dışarı atmaları sahnesinde. çocuk pornosuna karşı e-mail bombardımanı yapan gruplar henüz çocuk güzellik (tacizi) yarışmalarına el atmamışlar. gerçi evet, normal güzellik yarışmaları sanki sütten çıkmış ak kaşık…

barbiemarkayarışmaya katılan kızlara yapılan zorbalığı görünce aklıma barbie bebekleri ve türevleri geldi; o ağır makyajın altında mutasyona uğramış kızların suratları tıpkı o bebeklerinkilere benziyordu. bir de ken var tabii, kesinlikle barbie ile aralarında 20 yaş var, tam bir sübyancı. eğer belim ağrımasa (ezeli ve ebedi bahanem) ken’e tecavüz eden zenci rap grubu konseptli “fuckin in da’ house” setlerini bütün alış veriş merkezlerinde “barbie ve midillisi” setlerinin yanına gizlice yerleştirirdim.

neyse, belki başından beri düşük bütçeli film konvansiyonundan bir örnek gibi bahsetsem de ben filmi epey beğendim, ama yıllar sonra aklımda yer eder mi, emin değilim. senaryonun kurgusunda bulduğum tek kusur frank ve dwayne’in hayatın anlamı konseptli diyalogları; bu tür diyaloglar bir tür kendine güvensizlikten kaynaklanıyor sanırım: filmin özüne vakıf olamayacak seyirciler için özetlenmiş bir mesaj verme isteği. buna rağmen fırsatınız varsa seyredin, pişman olacağınızı sanmıyorum. hatta bu filmin gelmiş geçmiş en iyi film olduğuna dair gerçekten mantıklı bir neden bulan olursa o kişiyi güzellik yarışmasına sokacağım ve bütün hazırlık aşaması boyunca yanında olacağım. vaat ettiğim ödül hiç de cazip değil, evet…


Yazı hakkında