« In To The Wild | Anasayfa | güzel yalanlar, inanırsan… »

The Oxford Murders

Hakikatin tek sahibi Yahudilerdi, ama Mehmet Ali Ağca hakikati 12 Mayıs 1981′de vurdu, ertesi gün bu cinayeti örtbas etmek için Papa’ya suikast düzenledi. Hakikatin ölmediği, kitleleri imha etmek üzere kullanılacağı düşüncesi ile ABD 20 Mart 2003′te Irak’a saldırdı. Saddam memleketinde bir çukura saklanırken hakikati yutmayı başardı -bunu ancak 112 günde başarabildi, çünkü hakikat büyük lokmaydı, tek bir seferde yutmak zorundaydı. Saddam’ı idam edenler bunun farkına çok geç vardılar, ama iş işten geçmişti: yıkıldılar, bu kadar büyük bir acıyı taşıyamadılar ve yapılacak tek bir şeyi yapmaya karar verdiler: acıyı devretmek -İran’a saldırmak için gün sayıyorlar. Türkiye’de umudunu kaybetmeyen bir grup tek bir sloganla bu umutsuzluğa meydan okuyor: Bütün dünya hakikat olsun! Peki şeytan kim biliyor musun birader?

oxford-murdersThe Oxford Murders’ı seyrettim -Ömer’in büyük ısrarıyla. Kurşun ve bombalarla çalkalanan cephenin ortasında aklındakileri bir an önce kağıda geçirme telaşındaki Wittgenstein’ın görüntüsü henüz ilk sahnede beni filme bağladı. Felsefenin, daha doğrusu soyut düşüncenin ve kavramların cinayet ya da entrika dolu olaylara yansıtıldığı eserlere çok yabancı değiliz, en kolayından Gülün Adı geliyor akla, ayrıca Pi ve Benim Adım Kırmızı da var, ama çocukluk büyümüzü elimizden alan teknik dikkatimiz bazı filmlerin dilinden konuşmaya katılınca unutulmuş
bir hazzı yakalayabiliyoruz.

Wittgenstein dilin özüne ulaşmaya çalıştığında karanlık bir boşluk görmüş, o alanı Tanrı’ya terk etmişti. Tek bir çare vardı, o da Tanrı olmak! Ümitsiz bir umuda bu çok iyi bir örnek…

Seldon’ın -Camus’nün avuntusundan uzak- anlamsız/abzürd dünyasına tutkuyla atılan Martin’e imrendim. İster Kalman gibi ister Podorov gibi olsun, en sonunda karanlık bir çukura hapsolmaya mahkum oluşunu daha filmin başlarında gördüm, ama bu durum imrenişimi yok etmedi. O uçuruma atlamak istiyorum ve düşerken elimde bir “şey” olsun istiyorum. İsterse yalan olsun, ben o yalana hiç şüphe etmeksizin inanmak istiyorum. Öylesine inanmalıyım ki bütün zaaf, kusur ve eksiklerimi örtsün, bir tek o olsun, ben o olayım…

bscap00001

Ancak bir yalanda (film, roman, öykü vs.) olacak bir şekilde Lorna ile karşılaşıyor Martin. Birbirlerine aşık oluyorlar. Lorna’yı mutfakta, üzerindeki yemek önlüğü haricinde tamamen çıplak görünce bir kadına aşık oldum: mutfakta, üzerindeki yemek önlüğü haricinde tamamen çıplak bir kadına. Yaşam bağımlılığını körükleyen anlardan biriydi, muhteşemdi, ama o sahneyi gördüğüm anda dağılmıştı zaten. Artık kendi hayatımda bir kadın mutfakta, üzerindeki yemek önlüğü haricinde tamamen çıplak dursa bile zihnimdeki hazzı, o hazzın verdiği mutluluğu yaşatmayacak, çünkü bunu filmde gördüm…

Bir filmden bırakın her şeyi, çok şey bile beklemiyorum. Bana dokunan bir ya da iki şey yeterli. Yoksa benim The Oxford Murders filmimde Dawn sendromlu çocuklar şarkı söyleyerek Seldon’ın gözleri önünden öyle çabuk
geçmezdi., müfettiş Seldon’ın yakasından tutup sadece hafifçe silkelemezdi, yanan otobüse bakan Seldon çekip
giderdi sadece ve bir daha görünmezdi, çünkü filmin başında söylemişti: Because “Whereof we cannot speak, thereof we must be silent.”

Lorna’yı sevmek istiyorum ve Lorna beni terk etmeli. Podorov gibi fikirlerimin değil, fikirlerimin varlığına hapsolmuş duruma gelmeliyim. Ve Kalman… Onun yaptığı cesaret değildi, çünkü korkmuyordu, ortada korku yoktu, kendi zorunluluğunu gerçekleştirdi sadece, ama bunu bilmek işe yaramıyor; başkasının zorunluluğunu sahiplenemezsin

“Şimdi” bir zorunluluktur, çünkü ihtimaller birer ihtimal olarak kalırlar. “Şimdi”ye bakıyorum; benim zorunluluğum bu mu?


Yazı hakkında