« ışınlanmadan önce dinlenmesi gereken 2008 şarkı - 5 | Anasayfa | ışınlanmadan önce dinlenmesi gereken 2008 şarkı - 6 »
felon
hayatın sonsuza dek tek bir ediminden ibaret hale geldiyse zaman kavramın değişir.
hapishane filmleri genelde bildik temalar üzerinden ilerler: haksız yere cezalandırılmış masum birinin kurtuluş ve ayakta kalma çabası, hapishane yaşamının zorlukları, çürümüş sistemin kurbanlarının trajedisi, mahkumların ve onları aratmayan gardiyanların yaşattığı cehennem, hapishane düzenindeki pisliklerin açığa çıkarılması vs… felon da bu bildik temalar üzerinden ilerliyor, ama bazı nitelikleri sayesinde diğerlerinden ayrılıyor.
Wade Porter (stephen dorff) 6 yıldır beraber olduğu, çocuğunun annesi Laura (marisol nichols) ile evlenme hazırlıkları yaparken her şey yolunda gitmektedir; banka kredi talebini kabul etmiş, böylece işini büyütebilecek ve ailesine düzenli ve rahat bir hayat sağlayabilecektir. ancak bir gece evine hırsız girdiğini fark ettiğinde her şey kötüye gitmeye başlar: hırsız evden fark edildiğini anlayıp kaçmaya başlayınca Wade de elinde beyzbol sopasıyla kovalamaya başlar. elini cebine atan hırsızın silahına davrandığını sanan wade beyzbol sopası ile kafasına vurarak onu öldürür. oysa hırsız sadece çaldığı cüzdanı iade ederek kurtulmak istemiştir, üzerinde silah yoktur. olay ev sınırlarının dışında ve hırsız bir tehlike olmaktan çıkmışken gerçekleştiği için cinayetten hüküm giyer. avukatının tavsiyesiyle suçunu kabul eder ve iyi halden daha da erken salıverilebileceği üç yıllık hapis cezasına çarptırılır. bütün bunlar yetmiyormuş gibi, cezasını geçireceği hapishaneye giderken mahkumlar arasında işlenen bıçaklı bir yaralamaya adı karışır. başını azılı mahkumlarla belaya sokmak istemediği için görgü tanıklığı yapmaz, bu yüzden baş gardiyan Teğmen Jackson’ın (harold perrineau) gözüne batar. Hapishane yaşamı -diğer pek çok amerikan hapishane filmlerinde alışık olduğumuz üzere- çeteler arasında mücadeleyle geçmektedir. günlük bir saatlik avlu izinleri bu çeteler arasındaki kavgalarla geçmektedir. Teğmen Jackson ve ekip arkadaşları bu kavgalara göz yummakta, hatta provoke etmektedirler. Wade de ayakta kalabilmek için bu kutuplaşmada kendine bir taraf seçmeye zorlanır. bu sırada sevgilisi de maddi zorlukların atında ezilmek üzeredir. wade’in tek gerçek dostu karısını ve kızını öldüren iki kişiyi, bütün aile fertleri ile öldürmüş olan john smith’dir (val kilmer).
buraya kadar anlattıklarımdan anlaşılacağı üzere film, bildik hapishane filmlerinden biri gibi. özellikle ikinci yarı ilahi adaletin yerine gelmesi üzerine kurulu ki bence filmi ileri götürmekten ziyade sıradanlaştırıyor. filmin ilk yarısı ise ufak detaylarla sağladığı zenginliklerle filmi farklılaştırıyor.
öncelikle filmin kötü adamlarından Teğmen Jackson’ın gündelik hayatlarından verilen kısa fragmanlar çok şey anlatmadan da karaktere, dolayısıyla filme derinlik katıyor. bu sayede acımasız gardiyanın aslında gündelik hayatımızda ilişki içinde olduğumuz sıradan “iyi vatandaş”lardan biri olduğunu görüyoruz. hatırlanırsa manisa olayında o liseli gençlere akıl almaz -aslında işin kötüsü bu ya; hepsi de insanlık tarihi boyunca bilindik, dolayısıyla akıl alır- işkenceler yapan adamların nasıl oluyor da böylesi bir canavarlık potansiyeli ile gündelik hayatlarına devam edebildiği, sanki sevgi bütün insanlığa karşı duyulmak zorundaymış gibi, çocuklarına nasıl sevgi gösterebildikleri soruluyordu. filmin felsefi derinlik odağı olan john smith bu soruya şöyle cevap veriyor:
nasıl bir insan doğası bu? aslında iyi ya da kötü yok, onları ortaya çıkartan şey düşünce. insanoğlu kendini kuşkularından arındırıp haklı olduğuna ikna edince çok daha tehlikeli hale geliyor.
bu açıdan bakınca her şey mantıklı görünüyor: kan ve şiddet içinde yaşayan, üstelik sürekli çoğaltan mahkumlar da onlara karşı her türlü yöntemi mübah sayan gardiyanlar da kendilerini haklı olduklarına dair ikna etmişler. yaptıklarından dolayı kuşkuları yok, bütün her şey doğal bir zorunluluk, eşyanın doğası…
bu nedenle wade’in yaşadıkları da kuşkuları ve kendini ikna çabası arasındaki gel-gitler üzerinden de okunabilir, ama doğaldır ki bu bir amerikan filmi olup derinlere kulaç açmakta çekingendir ve bu yüzden bu okuma biraz zorlama istiyor.
gelelim teknik ukalalıklara: göze çarpan üst düzey performanslar yok, ama oyunculuklar gayet başarılı, herkes rolünün hakkını vermiş. john smith rolündeki val kilmer bana jeff bridges’i anımsattı, ama bunun belirli bir nedeni yok. sanırım stephen dorff kariyerindeki en iyi rollerden birini oynamış.
senaryo akıcı; kurgu, ışık, görüntü ve yönetmenlik yeterli. çok şey beklenmediğinde seyir zevki daha da artacak bir film.
bu kadar…
Yazı hakkında
Şu anda “felon,” yazısını okuyorsunuz ne.yapiyorum.com'da
- Yayın tarihi:
- Aug 21 2008 / 3:52 am
- Kategorileri:
- sinema
yorum yok
hemen yorum eklemeliyim | yorumlar rss | trackback