« bitkisel hayat kılavuzu VII | Anasayfa | bitkisel hayat kılavuzu IX »

bitkisel hayat kılavuzu VIII

Akşam üstü İstanbul’a dönmek için yola çıktık topluca. Gün boyu telefonum kapalıydı, yolda birinden telefon alıp kartımı taktım. Ömer telesekretere bir mesaj bırakmış: Deniz’le birlikte Kuzguncuk’tayız, sen de oraya gel. Anahtarı almak için oraya gidecektim mecburen. Epey canım sıkıldı telesekreter mesajına. Sonra ne gerek var trip yapmaya, gider bir bira içerim, muhabbete katılırım dedim.

Elimde koca valiz içeri girdiğimde rakılar bitmeye yakın, muhabbet tam gaz devam ediyordu. Oturup soluklanayım dedim. Gayet sikko bir muhabbet dönüyordu masada, biraz dinledim. Garson bir türlü ilgilenmiyordu. Bira mı içeyim, yoksa votka mı içerim diye düşünüp dururken Deniz’den anahtarı isteyip kalktım. Eve geldim. Sabah giyilecek bir şey kalmadığından pantolon ve gömlek yıkayıp balkona astım. Buzdolabında kalan son birayı televizyon karşısında içip yatağa gittim.

Haftalardır süren tarifsiz mutluluğumun akşam hesaplaşmalarından birini yaşıyordum. Tüm bu yaşadıklarımın bir yalan olabileceğini düşünüyordum ara ara. Bunu her zaman yapmıştım zaten ama bu seferki diğerlerinden daha seyrek olmakla beraber, daha derin ve etkiliydi. Öylesine mutluydum ki günlerdir… Hep arzu ettiiğim şey birden gerçekleşmişti. Birden on yıl geriye gitmiştim. Iskaladığım her şey yine karşımdaydı. Bu mucizeyi düşündükçe gözümden yaşlar geliyordu. Yıllardır taşıdığım onca öfkeden ve kirden bir gecede kurtuluvermiştim. Evde ne var ne yok sokağa atıyordum; eski defterler, ders notları, yastıklar, giysiler kitaplar… Önüme gelen herşeyi atıyordum, attıkça daha mutlu oluyordum. Bazan ben bu işi abartıyorum, kendim besliyorum bu mutluluğu, bir gün kendi elimle yok edeceğim onu dediğim oluyordu, ama ortada kendiliğinden var olan bir ateş de yok değildi.

İşte yine kalan son birayı içmiş uyumaya çalışırken tüm bunları yeniden gözden geçiriyordum. Durum böyle olunca uyumam zor oluyordu tabii. Bir ara zihnim epey yavaşlamış, gözlerim kapanmaya başlamışken Deniz telefon açtı: “Abiii! Beni sev”. Bana gelmek istediğinden kapıyı açmam için önceden aramış. Tabi gelmeden üç saat önce arayıp haber vermesi aşırı temkinli bir davranıştı bana sorarsanız. Yine uykum kaçmıştı. Aynı şeyleri düşünüyordum. Giderek asabileşiyordum. Bunda Deniz’in bir payı olmadığını bilmekle beraber ona da tahammül edemiyordum. Kendimden geçtiğim bir anda yine telefon çaldı. “Nerdesin?” diyerek açtım telefonu. “Kapıdayım” dedi. Gözlükleri takmadan dışarı çıkıp kapıyı açtım. Apartmanda dış kapıyı anahtarla kapatma saplantısı başlamıştı. Bir misafir gelince dışarı çıkıp apartman kapısını açıyorduk. Kapıyı açtım ve gerisin geri yatağa gittim. Deniz mutfağa girip kahve suyu koydu. Sonra bir şeyler izlemeye başladı, ama ne olduğunu hatırlamıyorum. Kalkıp oda kapısını kapattım sesi duymamak için. O ara uyumuşum. Sabah saatin alarmı çalmadan Deniz tedirgin kedi adımlarıyla beni uyandırmamaya çalışarak yatağına gitti.

Alarmla birllikte ben de uyanıp balkondan pantolonla gömleğimi alıp ütüledim. Sikko pantolon tam kurumamıştı. Ütü sürdükçe buhar çıkarıyordu. Gömleği ütülerken Deniz, “geç kalmayacak mısın?” diye seslendi. “Ütü mü yaptın dün?” dedim. Ses tonumdan ona yüklendiğim belliydi. “Evet” diye onaylayıp şaşkın şaşkın baktı bana. “Ütünün fişini takılı unutmuşsun” dedim. “Hassiktir!” dedi. “Yaaa amına koyim, evi yakacaktın” dedim içimden, ama evin yanmayacağı belliydi. Ütü kendi kendine kapanmış zaten. Sonra bu sıkıntılı durumun Deniz’le bir alakası olmadığını hatırlayıp “Çok da önemli değil. Dik bırakmışsın kapanmış zaten” dedim. “Ben de bir keresinde unutmuştum” dedim ona yüklenmenin pişmanlığıyla. Bir iki lafladık sonra ben evden çıktım. Çıkarken Deniz kahve suyu koyuyordu ocağa.


Yazı hakkında